Adı Nobelli Yazarlar Kadar Büyük Türk Fotoğrafçı: Lütfi Özkök

ÖZKOKBecket 1969’da Nobel edebiyat ödülünü aldığı zaman, ünlü Life dergisi onunla ilgili büyük bir röportaj hazırlamak üzere harekete geçmiş. Yazarı arayıp fotoğrafını çekmek için randevu istemişler. Fotoğraf çektirmekten hiç hoşlanmayan Becket’in yanıtı şöyle olmuş:

-Stockholm’de ufak tefek bir Türk var, onu bulun. Onda fotoğraflarım var.

Bu ufak tefek adam, aşkın peşine düşüp 1950 Noelinde Paris’ten Stockholm’e taşınan Lütfi Özkök idi. Gençti, şairdi. Şiiri, özellikle de fransız şiirini tutkuyla, nerdeyse ilahi bir coşkuyla seviyordu. Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, René Chare onun büyülü edebiyat dünyasının ilahlarıydı.

L 1

Babası, İstanbul’da, Feriköy’de balıkçılık yapıyordu. Üç oğlu olmuştu. En büyüklerinin adını, kendilerine nur topu gibi bir oğlan çocuğu lütfeden tanrıya teşekkür etmek için olsa gerek Lütfi koymuşlardı. Yakındaki Fransız okulunda hocalık yapan Cizvit papazları tezgâhına gelip balık alır, bu tatar yüzlü sevimli balıkçıyla şakalaşırlardı. Bir gün papazlardan biri ona “biz sana para vermeyelim, buna karşılık sen Lütfi’yi bizim okula gönder, Fransızca öğrensin” demiş. El sıkıp anlaşmışlar.

1923 yılında doğan Lütfi, 16-17 yaşlarında Vefa lisesinde okurken, koltuğunun altında Fransız şairlerinin kitapları ve yüzünde hüzünlü bir ifadeyle Beyoğlu’nun ünlü pastanelerinde görülmeye başlamış. İlk şiirlerini de bu yıllarda yazmış.

Lise bittikten sonra o zamanlar “geleceğin mesleği” olarak görülen tekstil mühendisliği tahsil etmek üzere Viyana’ya gitmiş. Orada İkinci Dünya Savaşı’nın en kızgın yıllarını yaşamış. Almanya ile olan ilişkiler çok gerginleşince, Viyana’daki Türk öğrenciler trenlerle ülkeye geri getirtilmiş.

İstanbul’a dönen Lütfi, burada üniversiteye başlamış, dönemin genç yazar ve şairleri olan Sait Faik, Salah Birsel, Oktay Akbal, Dağlarca, Cahit Irgat, Sabahattin Kudret’in de  bulunduğu çevrenin en melankolik üyesi olmuş, edebiyat tarihimizin ilk avangard dergisi olan Sokak’ın çıkartılmasına katkıda bulunmuş.

Fransız dili ve edebiyatına düşkünlüğü, ruhunu kavuran düşler ve hayat denen büyük serüveni doyasıya yaşama tutukusu, bu kez Lütfi’yi alıp 1949 yılında Paris’e götürmüş. Savaşın yıkıntılarının onarıldığı bu yıllarda Paris, dünyanın her köşesinden gelen sanatçı, yazar, düşünür ve maceracı ile doludur. Lütfi Sorbonne’da mimarlık fakültesine kaydını yaptırır. Kısa bir süre sonra ünlü Lüksemburg Parkı’ında ömrü boyunca büyük bir bağlılıkla seveceği genç ve güzel bir İsveçli kızla tanışır: Anne-Marie. Onu bir bankta otururken görür ve birden yüreğinin hızla attığını hisseder. Kıza yaklaşır, az ötedeki dondurmacıyı gösterip, “dondurma ister misin?” diye sorar. Kız da gülümseyerek “memnuniyetle”  diye yanıtlar. Büyük aşkları başlatan sözler bazen bu kadar gündelik ve yalındır işte. Bu aşk, Lütfi’yi, Anne-Marie’nin peşinden Stockholm’e sürükler. Anne-Marie Stockholm’e daha önce gitmiştir. Anne ve babasına bir Türke aşık olduğunu söyler. O da birkaç ay sonra gelecektir. Anne ve baba “Türk” sözünü duyunca irkiliriler, kızlarının geleceği adına endişelenirler.

L6

Lütfi 1950 Noelinde Stockholm garında trenden iner. Yanında iki tane hayli büyük tahta bavul vardır. Kızlarıyla birlikte onu karşılamaya gelen anne ve baba, bavulların taşınamayacak kadar ağır olduklarını fark edip merak ve kuşkuya kapılırlar. Lütfi mahcup bir ifadeyle, atmaya kıyamadığı kitaplarını yanında getirdiğini söyler. O andan itibaren Lütfi onların da oğludur artık.

Daha sonra Lütfi, yangına dayanıklı çelik kasasında 37 Nobel edebiyat ödülllü yazar olmak üzere, geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuş olan en önemli yazar ve şairlerin portrelerinin negatiflerinin saklandığı, dünyaca ünlü bir fotoğrafçı olacaktır.

ODUL

Hakkında filmler yapılır, yazar portreleri Paris’ten Mexico City’e, Rotterdam’dan Moskova’ya birçok dünya şehrinde sergilenir, İsveç devleti tarafından kültür nişanıyla onurlandırılır.

L 7

Lütfi Özkök bu yıl 90 yaşını dolduruyor ve 60 yıl önce taşındıkları evde, on yıl önce yitirdiği Anne-Marie’nin anılarıyla birlikte oturuyor.

Paris’te gemileri yaktı, Stockholm’de objektifiyle dünyayı aydınlattı
Lütfi 27 yaşındayken Paris’teki mimarlık öğrenimini yarıda bırakıp Anne-Marie’nin ardından Stockholm’e gittiğinde hayatın kendisine neler getireceğini bilmiyordu. Bütün gemileri yakmış, dönüşü olmayan ve bilinmezliklerle dolu bir serüvenin içine atmıştı kendini. Ancak bir şeyi çok iyi biliyordu: şiiri asla bırakmayacaktı. Karısı Anne-Marie de onun kadar şiir düşkünüydü.

Lütfi, yeni doğan oğlunu ve karısını geçindirebilmek için dönemin en büyük kamusal yapı kurumu olan HSB’de işe girdi. Orada konut maketleri yapıyordu. Evinden birkaç kilometre uzaklıkta olan işyerine bisikletle gidip geliyordu.

Genç çift, daha ilk yıllarda yaşıtları olan şairlerle ahbaplık etmeye başladı. Bunların arasında geçtiğimiz yıl Nobel edebiyat ödülünü alacak olan Tomas Tranströmer de vardı. Türk şiirini merak eden bu dostları için en beğendiği Türk şairlerinin bazı şiirlerini Fransızcaya çevirdi. Sonra da karısıyla ve bu İsveçli şairler arasında Fransızca bilenlerle birlikte bu şiirleri Fransızcadan İsveççeye çevirdiler. Bu şiirler 1953 yılında Brödet och kärleken –Ekmek ve Aşk ismiyle küçük bir kitapçık olarak yayımlandı.

IYPiyano çalan genç, 2011’de Nobel edebiyat ödülünü alan Tomas Tranströmer’dir.

Lütfi de İsveçli dostlarının şiirlerini şiddetle merak ediyordu. Onlar da şiirlerini Fransızcaya çevirip Lütfi’ye verdiler. Lütfi için artık onları Türkçeye çevirme işi kalmıştı. Daha sonra karısının yardımıyla İsveç edebiyatının en önemli şairlerinden örnekleri de Türkçeye çevirmeye başladı ve bunları İstanbul’da Yeditepe isimli edebiyat dergisini çıkartan dostu Hüsamettin Bozok’a gönderdi. Bozok, ondan bu İsveçli şirlerin fotoğraflarını da göndermesini istedi. Öyle ya, dünyanın bir ucunda bu şliirleri yazan insanların nasıl göründüklerini merak etmişti.

İşte Bozok’un bu isteği, Lütfi’nin dünyanın en ünlü yazar portreleri fotoğrafçısı olmasına yol açacaktı. O yıllarda şair ve yazarların fotoğrafını çekmek kimsenin aklına gelmiyordu. Bu yüzden onların fotoğraflarını bulmak çok zordu. Gerçi birkaç fotoğraf bürosunda tek tük şairlerin resimleri vardı ama çok para istiyorlardı. Bunun üzerine Lütfi, Anne-Marie’nün külüstür makinesini alıp bu şairlerin fotoğraflarını çekmeye başladı. Bu resimlerden birer ikişer tanesini de İsveç’teki gazete ve dergilerin kültür redaksiyonlarına gönderdi. Kısa bir süre sonra, İsveç basınında kitaplarından söz edilen şair ve yazarların fotoğrafları Lütfi Özkök imzasıyla yayımlanmaya başladı.

Namnlös 2

Lütfi, ilkokulu bitirdiğinde babası ona 6×9 Zeiss İkon marka körüklü bir fotoğraf makinası armağan etmiş. Lütfi daha o yaşlarda bulutların, yağmur damlalarının resmini çekmiş, çakan şimşekleri objektifiyle yakalamaya çalışmış. Görme ve gördüğünü sanatsal bir biçimde yeniden üretme yetisine sahip olduğunu daha o zaman göstermiş.

Şimdi, yirmi yıl kadar sonra, yüzbinlerce İsveçli gazete okuyucusu, gazetelerin kültür sayfalarında Lütfi Özkök imzasını görüyorlardı. Lütfi, 1961’de Kopenhag’da yapılan uluslararası yazarlar toplantısına katıldı. Dünyanın dört bir yanından oraya gelmiş olan dönemin ünlü yazarlarının fotoğraflarını çekti. Ancak henüz ünlü olmayanların da resimlerini çekmişti. Onun içindeki şair ruh, onların da bir gün gelip büyük isimler olacağını, hatta bir kısmının Nobel ödülünü alacağını hissediyordu. Bu nedenle daha sonraları dünya edebiyat çevrelerinde ”Nobel ödülüne giden yol Lütfi’nin objektifinden geçer” sözleri şaka yollu olarak dolaşmaya başlayacaktı.

Lütfi,  sonraki yıllarda Finlandiya’nın Lahti kentinde, Paris’te ve Floransa’da yapılan uluslararası yazarlar toplantılarına ve önemli kitap fuarlarına da katıldı ve bol bol fotoğraf çekti. Böylece Lütfi’nin uluslararası ünü de yayılmaya başladı. Dünyanın bir çok yerinden en saygın gazete ve dergiler onunla temas kurmaya ve şair ve yazar portreleri ısmarlamaya başladılar.

Fotoğraflardan kazandığı parlarla rahatça geçinir hale gelmişlerdi artık. Lütfi, HSB’deki işini bıraktı ve bütün günlerini fotoğrafa ve şiire adadı. Ömrü boyunca da şair ve yazarlerdan başka kimsenin portresini çekmedi.

Becket’in Godot’su
Lütfi, İrlandalı yazar, oyun yazarı, eleştirmen ve şair, 20. yüzyıl deneysel edebiyatının önde gelen en ünlü ismi Samuel Becket’in hayatın anlamsızığını büyük bir ustalıkla anlattığı absürd öykülerini çok beğeniyor ve onunla bir ruh kardeşliği hissediyordu. Büyük aşkı tattığı Paris’e sık sık giden Lütfi, orada yaşayan Becket’i ziyaret edip sohbet etmek ve bu arada fotoğrafını da çekmek ister ama ondan çekinmektedir. Biliyordur ki, Becket fotoğrafının çekilmesinden hiç hoşlanmamaktadır.

Ancak Lütfi, “korkunun ecele faydası yoktur” deyip bir gün oturup Becket’e bir mektup döşenir ve ondan randevu ister. Kendisini bir Türkiyeli şair olarak tanıtır ve Paris’te bulunduğunu ve tanışıp görüşmeyi çok istediğini anlatır. Yıl 1966’dır ve Becket henüz Nobel ödülünü almamıştır. Pek umudu olmadığı halde Becket’ten olumlu bir yanıt alır. Üstad onu evinde beklemektedir.

Anadili İngilizce olan bu İrlandalı yazar, Paris’te oturmakta ve eserlerini Fransızca olarak yazmaktadır. Hayatlarında bir paralellik vardır. Paris’te yaşamış, Fransızca konuşup yazan bir Türkiyeli şairle buluşmak onun için de ilginç ve zevkli olacaktır.

Becket kapıyı açtığında Lütfi’nin kalbi küt küt atmaktadır. Dostane bir gülümseme olan bakışlarında olağanüstü bir yoğunluk vardır Becket’in. Lütfi, masmavi ışıldayan bu bakışların, bir röntgen gibi, içinde ne var ne yok, her şeyi resmettiği hissine kapılır. İnce, kıvrık burnuyla, yerçekimi kanununa kafa tutan havaya dikilmiş saçlarıyla bir sihirbazın karşısındadır sanki.

Namnlöst

Birkaç nezaket cümlesinden sonra aralarındaki havanın biraz daha ısındığını düşünen Lütfi, cesaretini toplayıp çantasındaki fotoğraf makinasını çıkartır ve hatıra olarak birkaç poz çekmek istediğini söyler. Becket’in kaşları birden çatılır ve elinin tersiyle işaret ederek “hayır, hayır, koy onu çantana” diyerek itiraz eder. Lütfi yıkılmıştır. Dili tutulur.

Konuşmaya biraz daha devam ederler ancak Lütfi ne kendi söylediklerini ne de onun söylediklerini işitmektedir. Hem utanmıştır, hem de başarısız olduğu için kendine kızmaktadır. Birden “Biliyor musunuz, oyununuz Godot’yu beklerken Türkiye’de sahnelendi ve ertesi gün polisçe yasaklandı” der. Becket’in kaşları yeniden havalanmıştır. “Anlamadım” der “Niçin?” Lütfi sesini alçaltarak gizemli bir tonla “Çünkü” der “ Türk polisi Godot’nun komünist olduğundan şüphelenmiş”.

Bu yanıt Becket’i şaşırtır ama müthiş hoşuna gider. Büyük bir kahkaha patlatır. Bu, absürditeye şahaser bir örnektir, tam Becket’lik bir öyküdür.

Karşılıklı gülüşürler ve Becket bakışlarını Lütfi’ye yöneltir. Lütfi bu bakışlarda sıcak pırıltılar görür. “Hadi”der Becket, “çıkar şu makinanı, birkaç poz çek”.

Bütün dünyanın tanıdığı Becket portreleri, işte böylece dünya edebiyat tarihine geçer. O tarihten sonra Becket’le Lütfi arasında yakın bir dostluk başlar. Becket sık sık Lütfi’ye mektup yazar, sıkıntılarını anlatır. Bu mektuplar, hâlâ Lütfi’nin arşivinde, “ölmezler” arasında yerini korumaktadır.

Brodsky ile Grand Hotell’in tuvaletinde
Şair ve yazarlar Nobel edebiyat ödülünü almadan çok önce Lütfi’nin onları keşfettiği ve fotoğraflarını çektiği biliniyor. Brodsky de bunlardan biridir.

L 4

Leningradlı (şimdilerin S:t Petersburg’u) bir Yahudi olan Brodsky, Sovyet rejimi tarafından sık sık baskıya uğrayan bir şairdi. On beş yaşındayken okulu terk eder, birçok işe girip çıkar. 18 yaşında yazmaya başladığı şiirlerle kısa sürede adını duyurmaya başlar. Anna Ahmatova onun şiirlerini övüp, kuşağının en lirik sesli şairi olduğunu söyleyince ünü daha da artar. Ancak Sovyet rejimi, bu işsiz güçsüz ve muhalif şairi bir ”toplumsal asalak” olarak görmektedir. Daha 20 yaşındayken, 1964’te tevkif edilip beş yıllık ağır çalışma cezasına çarptırılır.

Sanat çevrelerinin baskısıyla yumuşayan Sovyet yetkilileri bir yıl sonra onun cezasını hafifletirler. Ancak bu kez 1972’de yurt dışına sürülür. 1977’de Amerikan vatandaşı olan Brodsky, New York’ta yaşamaya başlar. Eserleri ardı ardına İngilizce olarak yayımlanmaya başlar. Bu arada ABD ve İngiltere’de çeşitli üniversitelerde dersler verir.

Türkiye’yi de ziyaret eden bu şairin Türkiye ve Türkler üzerine pek olumlu görüşleri olduğu söylenemez. Bir yerde ”Düşünün” der, ”ya Türkler Viyana’yı almış olsalardı?” Ancak Brodsky, İstanbul’de ince belli bardaktan içtiği çayı hiç unutmaz. Dünyada içtiği en lezzetli çay odur.

Brodsky Sovyetler’den sınır dışı edildiği yıl, Stockholm’e de gelir. Nobel Kütüphanesi her yıl bir şiir haftası düzenlemektedir. Bu etkinliğe dünyanın dört bir yanından ustalığıyla göz dolduran şairler çağrılır. Şairler sahneye çıkıp şiirlerini okurlar. Bir bakıma geleceğin Nobel adaylarının görücüye çıkmasıdır bu. Brodsky 1972’de yapılan toplantıya davet edilir. Konuklar Grand Hotell’de ağırlanırlar. Nobel Kütüphanesi’nin müdürü Lütfi’nin ahbabıdır. Bir akşam üzeri onu arar ve Grand Hotell’e gelmesini söyler.

Lütfi geldiğinde otelin lüks yemek salonunda yemekler yenmiş ve birer kadeh konyak almak üzere bistroya geçilmiştir. Brodsky’nin yüz ifadesi Lütfi’nin dikkatini çeker. Onunla da bir ruh kardeşliği olduğunu hisseder. Brodsky hayatın anlamı, yalnızlık, yaşamak ve ölmek üzerine derinliği olan şiirler yazmaktadır. Bunlar, ilk çağlardan beri insanı meşgul etmiş varoluşsal sorunlardır. Lütfi’nin kendi şiirleri de bu temaları işlemektedir.

Lütfi, ”kurbanını” seçmiştir. Onu kolundan tutar ve ”yürü” der. Dışarıya, koridora çıkarlar. Bistrodaki loş ışığı fotoğraf çekmek için yeterli bulmamıştır. Koridordaki kapıları bir bir açar. Bol ışıklı bir yer aramaktadır. Brodsky bu Türkün kendisini elinden tutup sürüklemesinden hoşnut değildir. Bu adamın amacı nedir? Elini kurtarmaya çalışır. Ama nafile. Lütfi bir kapıyı açar ve o anda yüzünde geniş bir tebessüm belirir. Bembeyaz dört duvarı ve tepede 100 mumluk çıplak bir lambası olan küçük bir tuvalettir burası. Brodsky’e içeri girmesini söyler. Genç şair direnir. Sapık bir niyeti mi vardır acaba bu Türkün? Lütfi fotoğraf makinasını kılıfından çıkartır ve Brodsky’e tuvaletin üzerine oturmasını söyler. Durumu kavrayan Brodsky biraz rahatlar, yüzü gevşer.

İşte tuvalette çekilen bu fotoğraf, Brodsky 1987’de Nobel ödülünü aldıktan sonra dünyanın her yanında, gazetelerin ve edebiyat dergilerinin sayfalarını süslemeye başlar.

René Char’ın “biricik kardeşi”, Mitterand’ın patlıcanları

René Char, Lütfi’nin en beğendiği Fransız şairlerinden biriydi. Char’ın İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı direniş hareketinin içinde yer alması ve bütün Fransa’da bir efsane haline gelmesi, ona olan hayranlığını giderek artırmıştı. Onunla tanışma isteği o kadar güçlüdür ki, Paris’te oldukları bir gün karısı Anne-Marie’ye, atlayıp Provence’a (Güney Fransa) gitmeyi teklif eder. “René Char’ın kapısına dayanacağım, isterse kovsun beni” der.

Anne-Marie’de büyük bir araba tutkusu vardır. Elden düşme küçük bir araba almışlardır. Her yıl onları buluşturan sevgili Paris’lerine bu arabayla gitmektedirler. Lütfi çok tezcanlı ve heyacanlı olduğu için arabayı hep Anne-Marie kullanmaktadır. Ta Stockholm’den Paris’e kadar. Lütfi’nin René Char’ı ziyaret etme teklifi onun da hoşuna gider ve ardından, ver elini Provence!

Ertesi gün Lütfi, Char’ın kapısının önündedir. Tokmağı tutup çalar. Az sonra kapı açılır ve çam yarması gibi bir adam görünür. Karşısındaki ufak tefek adama ve onun yanındaki daha da ufak tefek olan kadına bakar. “Kimsiniz, ne istiyorsunuz?” diye sorar. Önünde bir dağ gibi yükselen bu haydut suratlı adamın karşısında Lütfi’nin bacakları titremeye başlar. Yutkunarak ve nerdeyse mırıldanarak kendisinin Stockholm’de yaşayan bir Türk şairi olduğunu, onun şiirlerine hayranlık duyduğunu söyler. Sevdiği şairlerin fotoğraflarını da çekmektedir. Onun fotoğrafını da çekebilirse çok mutlu olacaktır. René Char bir an düşünür, Lütfi’yi yeniden şöyle bir süzer ve “dur bakalım hele” der “ben bir düşüneyim, bir saat sonra gelin!”

Lütfi ve Anne-Marie bir saat sonra döndüklerinde René Char, “Tamam” der “fotoğrafımı çek bakalım. Ama beğenmezsem katiyetle yayımlamayacaksın onları. Fotoğraflarla birlikte kaç paraysa faturasını da gönder! Anlaştık mı?” Lütfi sevinç içinde fotoğraf makinasını çıkartır ve şairin fotoğrafını çekmeye başlar. Ancak bu haydut suratlı adamın şaşı olduğunu fark etmiştir. Koca gövdesinin yanı sıra şaşılığı, onu daha da ürkütücü kılmaktadır. Ona “başını hafifçe kaldır, biraz sağa doğru bak” gibi sözler söylemeyi gereksiz bulur. Çünkü adamın nereye baktığını anlamak mümkün değildir. Bu yüzden fotoğrafları profilden çeker.

RC

Şair, Lütfi’den birkaç hafta sonra gelen fotoğrafları çok beğenir. Ama zarfın içinde fatura yoktur. Onun yerine küçük bir pusula vardır. Lütfi ondan para istememektedir ama mümkünse yarım kilo kadar siyah zeytin göndermesini rica etmektedir. İsveç’te o zamanlar bulunmayan zeytine hasret kalmıştır. Bu minicik pusuladaki satırlar René Char’ı çok duygulandırır. Ona yarım değil, iki kilo zeytin gönderir. Ömür boyu sürecek olan büyük bir dostluğun başlangıcıdır bu.

1967 yılında Küba devleti Fransız şairlerinden büyük bir grubu “Havana sanat şenliğine” davet etmiştir. Lütfi’nin Fransız dostları onu da kafileye dahil ederler. Böylece yedi hafta sürecek, unutulmaz günler yaşar Lütfi Küba’da. Orada eski bir tanıdığa da rastlar. Daha sonra Yüz Yıllık Yalnızlık kitabıyla ünlenen ve 1982’de Nobel ödülünü alacak olan Márquez’dir bu. Lütfi ve Anne-Marie Paris’te bir öğrenci otelinde kaldıklarında Márquez de onların üstündeki odada oturuyormuş. Küba’dan ayrılırlarken Márquez, Lütfi’den çektiği fotoğrafı göndermesini istemiş. Bunun karşılığında o da Lütfi’ye yüz dolar gönderecekmiş. Fotoğraf ona ulaşmış ama o sözünü verdiği yüz dolar Lütfi’ye asla ulaşmamış.

Lütfi Küba’dan döndüğünde, yanında en güzel Küba pürolarından da vardır. Anne-Marie’yle birlikte hemen Provence’ın yolunu tutarlar ve René Char’a bu püroları verirler. Orada kaldıkları süre içinde dostlukları artık iyice pekişmiştir.

Lütfi, 1972 yılında İsveç Film Enstitüsü’nden aldığı destekle yeniden Provence’a gider. Bu kez fotoğraf çekmeyecek, onun yerine daha kapsamlı bir iş yapacaktır. Bu geziden Char’ı yaşadığı çevre içinde görüntüleyen ve onun kişiliği ve şiirini anlatan bir belgesel film çıkar ortaya. Bu film, Fransa’nın bu dev şairiyle ilgili tek film olarak dünya edebiyat tarihine geçmiştir.

Camping

Lütfi ve karısı artık her yıl, üç çocuklarıyla birlikte o küçük arabalarına doluşup Provence’a gider, Char’ın arazisinde çadır kurup tatil yaparlar. Lütfi Provence’a en son 1986 yılında gider. Kapısını çaldığında, ünlü şair ona az sonra cumhurbaşkanı Mitterand’ın kendisini ziyarete geleceğini söyler ve ertesi gün uğramasını rica eder. Birkaç saat sonra Mitterand özel helikopteriyle gelir. Mayıs ayıdır. Yanında bir sepet dolusu turfanda sebze getirmiştir. Bir gün sonra buluştuklarında Char, Lütfi’ye Mitterand’ın patlıcanlarından iki tanesini verir. Lütfi o patlıcanlarla Stockholm’e döner. Günler, haftalar geçer, patlıcanları yemeye kıyamaz. Hatıra olarak saklar.

Mitterand'in patlicanlari-87

René Char bir yıl sonra 1987’de öldüğünde, Lütfi’nin dolabında yalnızca o patlıcanlar değil, ondan aldığı sayıları 150’yi aşan mektuplar da vardır. “Biricik kardeşim”, “beni en iyi anlayan dostum” ifadeleriyle başlayan mektuplar…

Chagall’dan mektup ve olmayan resimler
Lütfi’nin fotoğrafını çekemediği için hayıflandığı şair ve yazar pek yok gibidir. Zaten onların dışında kimsenin resmini de çekmemektedir. Bir istisna dışında: Mark Chagall. Onun resimlerine hayranlık duymakta, bu resimlerdeki sıcak renkler, yansıttıkları insan sevgisi ve büyülü atmosfer onun içini ısıtmaktadır. Paris’e her gidişinde onunla karşılaşmayı ve fotoğrafını çekmeyi düşlemektedir.

Bir gün evinde otururken telefon çalar. Arayan Stockholm Modern Sanatlar Müzesi’nin müdürü Pontus Hultén’dir. Yanımda Chagall var, hemen gel, der. Mevsimlerden kıştır ve yerler karla kaplıdır. Kulaklarına inanamayan Lütfi fotoğraf makinasını kaptığı gibi bisikletine atlar, dört, beş kilometrelik yolu yıldırım hızıyla sürer ve soluk soluğa Chagall’ın önünde dikilir.

Chagall, Stockholm’ün en güzel binalarla süslü sahil caddesindeki bir sanat galerisinde resimlerinin sergilenmesini tartışmak üzere gelmiştir. Eşiyle birlikte Modern Sanatlar Müzesi’ni ziyaret etmektedir. Chagall’ın üzerinde yakası kürklü kalın bir palto vardır. Gülümseyen bakışlarından alçak gönüllü ve sıcak bir kişilik yansımaktadır. Lütfi’yle şiir üzerine konuşurlar. Ona ne tür şiirler yazdığını sorar. Şiirleri politika ağırlıklı mıdır yoksa aşka dair midir? “Elbette ki aşk” der Lütfi ve ekler: “ben politikadan anlamam. Korkarım da.” Chagall elini Lütfi’nin omuzuna koyar ve “öyleyse benim için bir şiir yaz” der. Lütfi Chagall’a söz verir ve bunu büyük bir zevkle yapacağını söyler.

Chagall onun boynunda asılı olan fotoğraf makinasını görmüştür. Fotoğraf çekmek için içi giden Lütfi’ye “haydi” der, “şöyle güzel birkaç pozumuzu çek”.  İzini koparan Lütfi, ardı ardına sanatçının portrelerini çeker. Artık kumandayı  almıştır, onu sağa sola döndürür, yukarıya aşağıya baktırır, sonra karısına sarılmasını ister, çevrelerinde hazır bulunan kişilerle grup resimleri çeker. Lütfi gülüşmeler ve  şakalaşmalar içinde büyük bir keyifle çalışırken ömrünün en güzel anlarından birini yaşamaktadır.

Ayrıldıktan sonra sabırsızlıkla bisikletine atlar ve bir maraton yarışçısının hızıyla kilometreleri yutarak eve gelir. Doğruca karanlık odaya çevirdiği banyoya koşar. Fotoğraf makinasını boynundan çıkartır ve heyecanla açar. Kalbi küt küt atmaktadır. Nihayet içinde büyüttüğü büyük düş gerçekleşmek üzeredir. Fotoğraf makinasının kapağını açtığında, içinde film olmadığını görür,  sersemler ve ağlamaklı bir şekilde olduğu yere çöker. Yola çıkmadan önce o telaşla makinada film olıp olmadığını kontrol etmemiş, yanına yedek bir film makarası almamıştır.

Şimdi Chagall’a ne diyecek? Ona söz verdiği şiiri hangi ruh haliyle yazacak? Ama şiir denilen şey öyle öngörülemez bir şeydir ki, umulmadık bir anda ortaya çıkıverir ve kendini yazdırır. Lütfi’nin Chagall için yazdığı şiir bir, iki ay geçmeden içinde kıpırdamaya başlar ve “geliyorum” der. Fransızca olarak, şiiri kâğıda döktükten sonra usta ressama gönderir.

1961 yılı ocak ayının son günü Chagall’dan yanıt gelir. Chagall mektubunda Lütfi’nin kendisine gösterdiği ilgiden çok etkilenip duygulandığını ve gönderdiği şiiri beğendiğini yazar. Mektubun son cümleleri şöyledir: “Dilerim, bir gün yeniden karşılaşma fırsatı buluruz. Benim için büyük bir zevk olacaktır bu.”

L 8

Lütfi Özkök’ün Nazım Hikmet portresi
Che Guevara’nın başında kızıl yıldızlı bereyle görüldüğü fotoğraf, belki de dünyada en çok tanınan fotoğraftır. Bu fotoğraf, önce sol çevrelerin dergi ve afişlerinde görülüyor, daha sonra pazar ekonomisinin kullandığı çok kâr getiren bir araca dönüşüyor. Batı’da bu resmi iç çamaşırlardan, ambalaj kâğıtlarına, reklam firmalarının broşürlerinden sanat galerinde sergilenen kolajlara kadar birçok bağlamda tüketim ürünü olarak görmek mümkün. Bu resmi çeken fotoğrafçıyı tanıyan, telif hakkı düşünen var mı? Türkiye’de tanıyan varsa her halde bunların sayısı üçü, beşi geçmez…

Bütün dünyada değil ama Türkiye’de çok kullanılan bir Nazım Hikmet fotoğrafı vardır. Bu fotoğrafı da herkes değişik amaçlarla dilediği biçimde kullanmaktadır. Ama hepsinin ortak paydası aynıdır: Bu fotoğrafı kullanarak kamuoyunun ilgisini çekmek ve bu yolla maddi ya da manevi çıkar sağlamak. Bunlardan hemen hemen hiçbiri fotoğrafı çeken kişinin kim olduğunu bile bilmemektedir.

O fotoğrafı ve Nazım’ın hâlâ güngörmemiş fotoğraflarını çeken Lütfi’nin Nazım Hikmet’le ilk tanışması 15-16 yaşlarındayken oluyor. Bu yüzyüze bir karşılaşma değil. Nazım o sırada hapistedir ve Lütfi kendisinden birkaç yaş büyük edebiyat meraklısı bir arkadaşından onun bir şiir kitabını ödünç almıştır. Kitap ona gizlilik içinde verilmiştir. Çünkü yasaklıdır. Kitapla yakalanması halinde, kitabı alanın da verenin de hapsi boylama tehlikesi vardır. Lütfi bu kitabı annesinden babasından da gizlemektedir. Ama elinden bırakmayacak kadar da sarmıştır bu şiirler onu. Kitabı çoğu kez ağaç tepelerinde okumuştur. Aslında Lütfi yasağı ve gizliliği daha önce de yaşamıştır.

ANNE

Namazında niyazında olan annesi sık sık Kuran okumaktadır. Lütfi’de beş, altı yaşlarındayken Arapçayı okuyup yazmaya başlamıştır. Harf devrimiyle birlikte Arapça yasaklanınca annesi Kuran’ı gizli gizli okumaya devam eder. Lütfi ilkokula başladığı yıl tedrisat Arapçadan Türkçeye geçmiştir. Ancak Lütfi, kolayına geldiği için zaman zaman ve gizliden gizliye Arapça harflere bakıp, bakıp mırıldanır.

Lütfi’nin Nazım Hikmet’le ilk karşılaşması 1958’de olur. Hikmet hapisten çıkmış,  yurtdışına kaçmıştır ve Moskova’da yaşamaktadır. 1958’de Stockholm’de düzenlenen Dünya Barış Konferansı’na gelir. O yıllarda Stockholm’de yaşayan Türkiyelilerin sayısı iki elin parmaklarını geçmemektedir. Konferans öncesi ve sonrası birlikte olurlar. Nazım Hikmet, Lütfi’ye “yahu, beyin salatasını çok özledim” der. Moskova’da bulmak mümkün değildir bu yemeği. Hasret kalmıştır. İşin kötüsü İsveçliler de beyin yememektedirler. Lütfi çaresizlikle kıvranırken birden aklına gelir:

Cattelen

Şehrin merkezi olan Gamla stan’da Cattelin adlı bir Fransız lokantası vardır. Fransızlar da Türkiyeliler gibi beyin salatasına düşkün bir millettir. Lokantaya telefon eder ve beyin salatası yapıp yapmadıklarını sorar. Sipariş üzerine yapabilecekleri yanıtını alır. Siparişi hemen verir. O akşam Nazım’ın keyfine diyecek yoktur. Ertesi günü akşamı, Sovyet delagasyonunu atlatıp, gece geç saatte Lütfi’nin evine gelir ve açtır…

Tesadüf bu ya, Lütfi’ye İstanbul’dan sucuk göndermişlerdir. Karısı Anne-Marie Nazım’a sucuk isteyip istemediğini sorar. Kalp hastası olan Nazım “yağlı yemem yasak, ama getir, battı balık yan gider!” deyip Anne-Marie’nin kızarttığı sucukları iştahla yer. Geç saatlere kadar sohbet ederler. Bir ara Lütfi, çekinerek ona Sovyetler’de hayatın nasıl olduğunu sorar. Onun gözlerine bir an için bir gölge düştüğünü görür gibi olur. Nazım “Bazı eksiklikler ve sıkıntılar orada da var elbette. Ne diyeyim? Hem cennet hem cehennem!” diye yanıtlar Lütfi’yi. Nazım Hikmet ertesi yıl Stockholm’e yeniden gelir.

Sth.Sodermalm.108142.Hotell.Malmen

Medborgarplatsen denen semtte, Hotell Malmen’de kalır. Lütfi’leri ziyaret edecekir. Ancak adres konusunda bir karışıklık olur, sonunda kısa bir görüşme fırsatı yaratırlar.

Lütfi şimdilerde Türkiye’nin her yerinde herkes tarafından kullanılan o ünlü Nazım Hikmet portresini işte bu Hotell Malmen’nin karşısındaki meydanda çekmiştir.

Üçüncü ve son karşılaşmaları Nazım Hikmet’in ölümünden bir yıl önce, İtalya’da 1962’de uluslararası yazarlar toplantısının yapıldığı Floransa’da olur.

Nobel edebiyat ödüllerini veren İsveç Akademisi’nin en etkin üyelerinden olan ve İsveç edebiyat tarihinin en büyük otoritelerinden sayılan bir yazar, Lütfi’nin yakın dostudur. Moskova’da Nazım’ı ziyaret etmiş ve ona orada gösterilen derin saygıyı görmüştür. Bir gün bu dostu Lütfi’nin kulağına fısıldar: Nobel ödülü Şilili şair Pablo Neruda’ya verildiği yıl, aslında Nazım Hikmet’in adı üzerinde çok durulmuştur. Ancak çok politik bir kişiliği olduğu için ödül ona verilmemiş. Yine rivayet edilir ki, Neruda, Nazım’la karşılaştığında ödül benim değil, senin hakkındı, demiş.

TAVLA

Lütfi’nin fotoğraf dışında bir büyük tutkusu daha vardır. Bunu yakın dostları çok iyi bilir. Bu konuda da usta olan Lütfi “ağabey” in arada bir ıskalayıp tavlayı koltuğunun altına aldığı da vakidir.
Bu yazı A'nın gözüyle kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.