Gün Yüzüne Çıkmak İsteyen, Eski bir Müze Yazısı…

resized_657x330_origimage_525860

Güçlü duygular uyandıran hassas bir konuyu, kördöğüşüne götürecek bir ”yüksek” tonla vaaz etmektense, bilgilendirici ve tartışmaya açık bir tutumla ortaya koymak, tabuları yıkacaktır. Bunu destekleriz.

Ne var ki, ülkenin önde gelen üniversitelerinden biri hakkında ”üniversal değerler”e oturtamayıp ”ayakta kalsın” diyen bir üslubun kendisinin hangi saygın üniversal değerlere sahip olduğunu merak etmemek de elde değil doğrusu.

Biz avcısı ve av karşıtları olan ne ilk ne de son ülkeyiz. Her ağzımıza geleni olur olmaz biçim ve durumlarda söyleme sıralamasında ise iyi bir yerde değiliz.

Giderek gelişen, hayvanlara yönelik yeni ilgi ile ”humanitas” ve ”barbaritas” kavramlarını karıştırarak ”doktora tezi ciddiyetinde” bir duruşla, saman alevi patolojik uygarlık dersleri vermek kulağa hoş gelebilir. Çünkü, biz bu konularla yeni yeni tanışıyoruz. Tahminlerin ötesinde tabular ve yasaklar dolu bir Pandora kutusu var önümüzde.

Hem ilim, hem de irfan adına.

Bu kutunun kapağını açarken, gelişigüzel, keyfi ve yanıltıcı bilgiler yaymak yerine, iyi niyetli, içtenlikli ve yapıcı (yıkıcı olmayan) bir tartışma kültürü gerekiyor.

Türkiye’de çok konuşularak ağızlara pelesenk edilmeyen, paramparça edilmeyen sorun neredeyse yok gibi. Çözümler ise hep uzakta. Söz söylendikten, yayıldıktan ve ”ilim irfana” dönüştükten sonra, yaratılan tahribatların giderilmesi de kolay olmuyor.

Her önüne gelenin gönlüne göre ürettiği, sağa sola ”değer” diye dayattığı düşüncelerden mağdur olan, çatışmacı kültürün sancıları içinde kıvranan bir ülkeyiz hâlâ…

”Bir kekliğe, bir ayıya kurşun atıp onu öldüren” insanın nasıl uygar olabileceğini sorguluyorsunuz. Böylece uygarlık kavramını tartışmaya açıyorsunuz. Ama bunun farkında olmadığınız gibi bir izlenim de veriyorsunuz. Yeryüzünde geçmişten bugüne avcılık yapmış olan milyonlarca insanın uygar olmadığını iddia ediyorsunuz. Nobel ödülüne layık görülen Hemingway size göre uygar değil. Ama atını senatör adayı olarak gösteren, ahlaksız ve acımasız olarak bilinen despot Kaligula size göre en incelmiş uygar insanlardan biri olmalı.

Kimi kavramları kullanırken çok özenli olmalı, değil mi? Bunu en iyi sizin bilmeniz gerekiyor.

Av, av etiği, doğa, korumacılık, içi doldurulmuş hayvanlar, av müzeleri vb. çok bilmediğimiz yeni alanlar olduğu için bu sorunları, yalnızca bilimsel ve düzeyli bir planda konuşarak parçalatmama şansımız var.

Avrupa’da doğa -natur- ile kültür, aynı kategoride ele alınırlar. Her ikisi de insanların en çok etkilediği, özgürlüklerle doğrudan ilintilendirdiği alanlardan sayılır. ”Natur”ü, insan etkisinden uzak, özgür olacağımız ortam, diye tanımlayacak olursak, artık dünyada neredeyse ”natur” diye bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

Çünkü yerküremizde ayak basmadığımız yer kalmadı. İnsanlık, ”uzun ince yolunda” 10 000 yılda ulaşabildiği gayri safi milli hasıla düzeyine, son 15-20 yılda ulaşıvermiş. Nüfusu kalabalık yoksul ülkelerin kişi başına düşen gelir düzeyi hızla artıyor. Bu tempoyla gidilirse, önümüzdeki 15-20 yıl içinde bu rakam dörde katlanacak. Sizin kolayına kaçtığınız rakamlara dayandıracak  olursak, bu, aşırı kaynak gereksinmesi demektir, doğada tahribat, artıklar ve yıpranma demektir. Yaşadığımız gezegenin ekelojik alanlarının sınırları belli. ”Universal” insanlar diyorlar ki, samimi olup da, doğru şeylere kafa yorarsak dünya nüfusu 9 milyar sınırına dayanana kadar yetecek yiyecek kapasitesi var doğada.

”Bilimsel kurcalamalarınız” sonucunda hayvan müzelerinin 17. ve 18. yüzyıl Avrupa’sına özgü, hobiye dayalı popüler bir girişim olduğunu saptamışsınız. Avrupalılar şimdilerde böyle müzeleri olduğu için utanç duyuyorlarmış! Otuz yılı aşkın bir süredir Avrupa’da yaşıyorum. Av, çevre ve korumacılık konularda oldukça aktif  bir uluslararası ilişki ağım var, ama hayvan müzeleri olduğu için utanç duyulduğunu belirten ne bir yazı okudum ne de bir söz duydum.

Evet, bir kez daha: iddialarımızı ve tezlerimizi gerçeklere ve somut verilere dayandırmamız gerekiyor.

Sözünü ettiğiniz o 17. Ve 18. yüzyıllarda avcılık, özellikle kırsal kesimde yaşayan topluluklar için hep hayati öneme sahip olmuştur. Çünkü dar gelirli veya hiç geliri olmayan insanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için ava doğrudan bağımlıydılar. Bu nedenle, bindikleri dalı kesmemek için av, doğa ve korumacılık alanında oldukça dikkatli ve bilinçliydiler. Katliam olsun diye değil, doğanın dengesini koruyacak biçimde av yapıyorlardı.

Buna karşılık av, yüksek sınıflar ve aristokratlar arasında ise eğlenceli bir hobiydi. Ancak onların avlanılır hayvanlara olan bu ilgisi, aynı zamanda, birçok türün korunup kollanmasına da neden oldu!

Şöyle ki: arazilerinde kızılgeyik, karaca vb.gibi türlerin av nedeniyle yok edilmesini istemeyen büyük toprak sahipleri, orman kesimlerinde daha dikkatli oldular. Evcil hayvanları için yaptıkları koruluklar, göletler, kanallar, zamanla birçok hayvanın da doğal habitatı oldu. Özellikle ingiltere ve Kuzey Avrupa’da tamamen bu nedenlerden dolayı ”ayakta kalan ” eski ormanlar olmasa idi, avlanan/avlanmayan birçok kuş türü  tükenmiş olacaktı…

Bugün de fotoğraf çok farklı değil, çok çekeni var, avlananı var. Nerden çıkardığınızı merak ettiğim, öyle ”utanma, ar” ve bu işlerden kurtulma kaygısı yok. Rakamlar tersine. Sözünü ettiğiniz ülkelerde avcıdan, av ve doğa müzelerinden geçilmiyor. Yüzlerce müze, milyonlarca avcı var. Bazı ülkelerde özellikle bayanlar arasından katılım oranı yüksekçe…

Doğa müzeleri ”cesetle” değil, doldurulmuş hayvanla dolu. Bunları tanıma ve  rastlama olanağı bulunmayan insanlara ve yeni kuşaklara teşhir amacıyla oradalar. Çoğu zaman geçmiş çağlara ait nesli tükenen türleri bugün de doğa müzelerinde bu doldurulmuş hayvanlar sayesinde tanıma ve görme olanağı bulunuyor.

Yakın dostlarım olan bir aile ile birkaç yıl önce Ege’nin şirin bir kasabasında pikniğe çıkmıştık. Az ötede, zeytinliklerin içinde inekler otluyordu. Dört, beş yaşında olan oğulları, bir ara heyecanla annesine koştu ve parmağıyla inekleri göstererek ”anne, bak, Sütaş!” diye bağırdı. Bu çocuğun ileride doğacak çocukları, çoğu hayvanı belki doldurulmuş olarak ancak müzelerde görebilecekler. Ne dersiniz?

Yaban hayat müzesinin hangi disipline girdiğini soruyorsunuz. Bunun yanıtı, sizin sorunuz gibi ironik değil, basit ama çok ciddi. Okullarda eski adı tabiat bilgisi olan doğa bilimlerini, biyolojiyi kapsayan disiplinler olduğunu unutmuşa benziyorsunuz.

Avrupa’nın bu konuda çok rahat olduğunu size söylemem gerekir. Evet, kimsenin bu konuda sizin gibi hassas bir etik kaygısı yok. Her taraf doldurulmuş hayvan dolu. Bunlar kreşlere kadar girmiş durumda. Trafik kazaları nedeniyle ve çetin kış şartlarından ötürü ölü bulunan hayvanlar, müzeler ve tahnitçiler için çok revaçta, hatta alınıp satılıyorlar. Yıllık koleksiyonlarını lanse eden Kuzey Avrupalı markaların olduğu mağazalarda doldurulmuş kutup ayıları çok yaygın. Havaalanlarında da doldurulmuş hayvanlar görebilirsiniz. Çünkü bunları, yaygın bir şekilde ülke ve bölge sembolü olarak kullanılıyorlar. Yani, bir ülkeye, yeni bir bölgeye geldiğinizde boynunda, ”Welcom…” tabelası asılı doldurulmuş bir hayvanla karşılacağınız o kadar çok yer var ki…

Üniversitelerde av, doğa, korumacılık ve doğa sağlığı eğitimi veriliyor. Dünya Doğal Hayatı Koruma derneklerinin devasa ülkelerdeki başkanlarından tutun da, mezuniyetlerinde çok kolay ve bol ücretli iş bulmayı düşünenlere, av turizmi yapmak isteyenlere kadar bu okul sıralarına oturur insanlar.

Eskiden müzelerin gördüğü fonksiyonu bugün ”gözlemcilik, fotoğrafçılık ve  video çekimleri”nin aldığını söylüyorsunuz. Gözlemcilik, fotoğrafçılık ve video çekimleri başka, müzecilik başka şeyler. Toplumlarda kültürel ve etik-estetik gelişmenin temel kaynaklarından biri müzelerdir. Bugün resim, heykel, seramik, vb. gibi plastik sanatları da fotoğraf ve video kanalıyla TV ekranlarında göstermek mümkün. Ancak buna rağmen müzeler hâlâ dolup taşıyor. İnsan, her şeyin orijinalini görmek ister çünkü! Bu istek, uygarlığın, teknik ve kültürel gelişmenin motorudur çünkü! Bizde İstanbul’un bir modern sanatlar müzesine kavuşması şunun şurasında kaç yıllık bir geçmişe sahip?

Sözünü ettiğiniz,” kurcalama yıllarınızdan” bu yana, bu eğitimin Türkiye’de de verilmesine angaje olan, adını andığınız üniversite ile ilişkide bulunan biri olarak, bu kurcalama üslubunuzu, Avrupalıların deyimi ile,” satın almıyorum”.

İlk kurcalama tarihinde, kendi ismimle size ”Sevgili Telesiyej” diye başlayan bir yazı yazmıştım. Bu kadar yıldan sonra, ”Telesiyej” diye başladığıma bakmayın, siz benim için hâlâ, “sevgili telesiyej”siniz.

Birçok konudaki yazılarınızdan bilgileniyor, yararlanıyorum. Kurcaladığınız konularda tabuları yıktığınıza, avangardistliğinize tanık oluyor ve en içten duygularımla sevinç duyuyorum. Ben de çevremde gördüğüm, duyduğum birçok avcıya bakarsam reflekselerim sizinki gibi olurdu. Fakat, doğacılara ve av karşıtlarına da aynı gözlerle bakıyorum!

Bu konudaki üslubunuzu hiç mi hiç takdir edemiyorum, size yakıştıramıyorum, kimi zaman hayretler içinde kalıyorum.

Bir an doğru teşhis ve çözüm noktasında buluştuğumuzu düşünsek bile, o çok sözünü ettiğiniz doğa kültürünü hazmetmek, sindirmek bir kaç kuşak alacak gibi görünüyor. Maalesef…

Bazen,  popülasyonun durumuna göre desteklenecek av yasakları var. Genellemeler yaparak ava karşı olmak: Akraba içi evlilikleri desteklemekle

eşdeğerdir! Çünkü insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da sakat doğum vb, problemleri oluyor. Sizin bu tür evlilikleri desteklemeniz aklımın ucundan geçmez.

Ya da, topluca yasak; kebap cenneti bir ülkede bir sabah kalkıp, ’’Kebap yasaklansın!’’ demeye benzer…

Umarım sözünü ettiğiniz Hayvan Partisi, beğenmediğiniz ”kartezyen” düşünceye adını veren Descartes ’in ünlü sözüyle yola çıkar: ”Cogito, ergo sun” – Düşünüyorum, o halde varım!

Sevgi ve selamlar

Ali Coşar

 

Bu yazı A'nın gözüyle, Av, Tema kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.